| Yazan |
Konu  |
|
DEEJAY ALI
Yeni Kullanici
33 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi -
04/02/2010
:
00:22:34
|
 T.C. Başbakanı sayın Recep Tayyip Erdoğan, Batı Trakya Ankara’ya giden Türk azınlığı temsilcilerini Başbakanlık Merkez Bina'da kabul etti. Görüşmede, Batı Trakya Türkleri temsilcileri, sıkıntılarını aktardıkları Başbakan Erdoğan'dan yardım talebinde bulundu. Devlet Bakanı Faruk Çelik ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Kürşad Tüzmen'in de hazır bulunduğu kabulde, Batı Trakya temsilcileri, Yunanistan'ın AİHM'nin 2008 yılındaki kararına rağmen Türkçe isim kullanılmasını engellendiğini ifade etti. Temsilciler, Yunanistan'daki diplomaların Türkiye'de kabul edilmediğini ve denklik verilmediğini Erdoğan'a anlattı. Başbakan Erdoğan da konuyla ilgili çalışma yapılması için Milli Eğitim Bakanlığı'na gerekli talimatı vereceğini ifade etti. Batı Trakya Türklerinin işsizliği de görüşmede gündeme geldiği. Türk işadamlarının bölgeye yatırım yapması istendi. Ayrıca, Yunanistan tarafından vatandaşlıktan çıkarılan 64 bin Batı Trakya Türkü'nün tekrar vatandaşlığa alınması konusunda girişimde bulunulması kararı alındı. Kabulde, yeni kurulan Papandreu hükümetinin yapıcı tutum içinde olacağını ümit ettikleri dile getirildi. Öte yandan Devlet Bakanı Faruk Çelik, Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Yasa Tasarısı hakkında bilgi verdi. Çelik, 27 Şubat'ta İstanbul'da bütün dünyadaki Türk derneklerinin katılacağı bir toplantı yapılacağını kaydetti. ALi |
|
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 04/02/2010 : 02:04:35
Güzel vede hayırlı olsun !Fotoğrafta herkes çok yakışıklı çıkmış, onu bi defa hemen belirteyim. Neme lazım, sonra unutur-munuturum. Sayın Başbakan'ın sağ tarafında oturan bimizkiler hakkında şunu söyleyebilirim : Aralarında "eksikler" olsa da, Habipoğlu'nun (Avrupai falan ama) açık renk takım elbisesi hariç, mevcut bulunanları itibarıyla oturma sıraları, "düzen"e, ilgili kavramla "protokol"e uygun olmuş. E bu da güzel tabi ! Ve hiç kuşkusuz, bu da "olumlu" bir gelişme sayılır. Bu kadar !
Edited by - Halim CAVUSOGLU on 04/02/2010 02:12:08  |
cecen
Yeni Kullanici
11 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 04/02/2010 : 18:41:59
Sayın HALİM ÇAVUŞOĞLU Bu yazınızı sizin için önemli bir gelişme olarak kabul ediyorum ve ufkunuzun açıldığına inanıyorum.  |
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 04/02/2010 : 22:22:41
alıntı:
Sayın HALİM ÇAVUŞOĞLU Bu yazınızı sizin için önemli bir gelişme olarak kabul ediyorum ve ufkunuzun açıldığına inanıyorum.
Sinan TÜRKMEN (cecen) bu ne ?! Heralde "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" tarzında ve laf ola-beri gele ayarında ööylesine bi cümle olmalı ! Yukarıdaki yazım ise (okumasını bilenler bakımından elbet !) hiç öyle değildir, onu da belirtmiş olayım. Soyadından dolayı Kerküklü müsün, eğer öyle isen Beyatlıları, Hasan ağabeyi falan tanır mısın diye soracaktım ama...neyse. Bak ! Benim ufkumun (açıklığı değil) "ne kadar geniş" yada "ne kadar dar" ve hatta itibar ettiğim yöntemin ne denli "ince ayarlı, yerine göre kısa, yerine göre orta, yerine göre de uzun vadeli, stratejik ve isabetli" olduğu, (1989'dan itibaren olanlar bir yana, ki sen daha çocuktun) kısmen burada (ki eğer okuyorsan) yazdıklarımdan, ele aldığım konulardan ve bunlarda yer verdiğim görüşlerimden bellidir. O kadar ki, bu yolda yıllardır en erken 04.00 veya 05.00'te yatmak, (yetmez !) ayda enaz 3-4 gece de hiç yatmamak üzere ! Üstelik sadece Batı Trakya ve bu web sitemiz de değil ! Ve... karşılık yada beklenti olarak ne ticaret, ne siyaset ! Ne ziyaret, nede ziyafet ! Hiçbiri ve hiçbir şey ! Sıfır ! Tamamen "caba". Anlayacağın "bedava". Gönülden, gönüllü ve karşılıksız. Kimseye boyun eğmeden, diyet borcu olmadan ve tabir-i caize o meşhur benzetme itibarıyla yalakalık yapmadan. Dimdik ve tek başına. Nasıl ? İyi mi, beğendin mi ? Var mı bir ikincisi ? Var mı ? YOK ! Kesinlikle YOK ! En azından alenen ortada olanlar itibarıyla, göz göre-göre gelişigüzel imalı olumsuz "değerle(ndir)me" savurmak, ne zamandan beri moda oldu ?! Doğrudur. Alçakgönüllülük, Azınlığımız gibi (iyi ki de öyledir ama) "cemaat" tipi toplumlarda her zaman iyi, yararlı ve işlevsel değildir. Bu nedenle vesile oldun, yerimden doğrulurcasına diyorum ki ; Batı Trakya'da ve Batı Trakyalı göçmenler arasında hiç kimse, evet hiç kimse, şahsımın (yöntemi dahil) ufku hakkında "değerle(ndir)me"de bulunabilecek şahsımdan daha "üst" bir konumda yetkinlik, etkinlik ve uzmanlık sahibi değildir. Sadece ve sadece "geniştir" dercesine sessiz kalabilir. O kadar ve öyle ! Ancak ben, her birinin (yöntemi dahil) ufku hakkında "değerle(ndir)me"de bulunabilirim. Bu da... bu kadar ve böyle ! Ve bundan sonra, sen sen ol, gelişigüzel imalı olumsuz "değerle(ndir)me" savurmadan önce, bir karşındakine, bir de kendine aynaya bak ! Ek olarak da, Azınlığımız çıkarları, hakkı-hukuku ve malı-mülkü sözkonusu olduğunda, bunlarla "doğrudan" yada "dolaylı" ilgisi bulunanlar bakımından, (mesela futbol takımları için yapıldığı gibi), körü-körüne adam yada grup tutma ! Tutma ! Akraban da olsa tutma ! Yoksa, işlerine gelse de-gelmese de, sevinseler de-üzülseler de, ifade ve itiraf etseler de-etmeseler de, kendilerini hem yol ve yolu gösterici "katkı"dan, hem de yoldan sapmaya yada çıkmaya karşı "uyarı"dan yoksun bırakmış olursun. Zira unutma ki, herkes gidici, sadece Azınlığımız kalıcıdır. O da... eğer belirttiklerim dahil, her birimiz görevimizi layıkıyla yapar ve başarıyla yerine yetirirsek ancak ! Yoksa...!!! Tamam ? Kendine iyi bak. 
|
Bulent
Yeni Kullanici
19 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 05/02/2010 : 12:16:04
ELEŞTİRMEYİ BİLMİYORUZ, YARGISIZ İNFAZ YAPIYORUZNedir bu bizim zorumuz yahu birbirimizle uğraşmakla? Hepimiz ben de dahil olmak üzere neden birbirimizi bırakın kırmayı, adeta gömmek için fırsat arıyoruz. Yani be değerli soydaşlarım, biz toplum olarak bu kadar mı değerlerimizi yitirdik? Biz toplum olarak birbirimize bu kadar mı düşman kesildik? Şahsi çıkarlarımız uğruna birbirimizi yok etmek için yemin mi ettik? Hadi geçmişte okumuşumuz yani tahsillimiz az derdik, ama gelin görün son yıllara yüksek tahsillilerimiz Allah’a şükürler olsun bol miktarda, ama bilinçsizce saldırılar ve yok etme planları hızlandı. Vay ki haline, eğer mücadele için bir görevin başına seçilirsen saldıranların sayısı bir anda sarıca arıları gibi çoğalıyor ve sokan sokana, soluk alamadan bitiriyorlar. İşte böyle bir vaka diyeceğim ben buna son dönemlere İstanbul’da bulunan Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği’nde yaşanıyor. Bu dernek yaklaşık belki de 30 yıldan beri var. Ne başkanlar geldi, ne başkanlar geçti, daha ne başkanlar da geçecek kimbilir. Her birinin değişik karakteri, konulara bakış açıları değişik olabilir, farklı düşünebilirler ancak eğer bu kişiler bu göreve seçim ile gelmişlerse bir bırakalım bakalım ne faydaları olacak hep birlikte görelim ki ozaman eleştirelim. Hemde kongre günü gözlerin içine bakarak eleştirelim, herkesin içinde yapalım bunu. Ama malesef biz her zaman olduğu gibi dereyi görmeden paçaları sıvayıp balıklamasına atlıyoruz. İşte bu atlamalar neticesinde bir yerlere tosluyoruz. Haydi sil baştan yeniden yeni, beyler olmuyor be, galiba ilk önce biz kılık kıyafet yerine beyin değiştirmemiz lazım. Takım elbisenin, duvardaki Üniversite diplomasının, saygınlığın bizlerin düşüncelerini alışkanlıklarını değiştirmediğini biz kez daha görüyoruz ve yaşıyoruz. Evet, bir kişiyi eleştirmek herkesin hakkı, hele hele bu kişi bir Kurum veya Kuruluşun başındaysa bu daha da gerekli, ama alen acele yangından mal kaçırırcasına körü körüne eleştirmek günah ve ayıptır bir yerde. Ne yani biz karşımızdakini eleştirenler dört dörtlükmüyüz? Bizim hiç eleştirilecek yanımız yok mu? Biz okadar mükemmel bir insanmıyız? İşte dönüp bir de ayrıca kendimize bakmamız lazım. Özkan Başkana Zaman Tanıyalım Sözüm, son günlerde bana göre gereksiz yere ve daha çok erken iken Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği başkanı sayın Ferruh Özkan’ın haksız yere acımasızca eleştirilmesinden bahsetmek istiyorum. Bazı yazılı medya organlarında şahsına, ailesine, mesleki durumuna neredeyse seviyesiz derecede eleştirilerin olduğuna şahitlik ediyorum. Bu durum beni gerçekten üzüyor. Sayın Başkanı önceleri hiç tanıma fırsatım olmadı ve tanımadım. Son olarak seçildiğinden itibaren tanımaya, daha sonra da son seçimlerde yakından konuşma ve yaptıklarını izleme fırsatı buldum. Konuşmalarından sonra şu an yaptıklarına bakıyorum. Ama mesleki konumuna bakmıyorum çünkü o yanı beni hiç ilgilendirmez. O onun özel yaşamı olduğunu çok iyi biliyorum ve orada kalıyorum. Ama dernek başkanı olarak son giriştiği ve ısrarla üzerine gittiği çalışmalarını takip ediyorum. Yıllarca söylediğimiz bir konu vardır hepimizin, halen bu gün halen benim gazetemdeki haberlere yazılan yorumları okuyorum ve hep bir yerlere örüklü olduğumuzu, bağlı olduğumuzu yazanlar var. Tabii ki yazıları yazanlara saygı duyuyorum, aynen düşüncelerine de olduğu gibi saygılıyımdır. Bir taraftan birileri bizi yönetiyor ve bağımlıyız, kurtulmadıkça beyaz gün göremeyeceğiz diyoruz, böyle gelmiş böyle gitmez diyoruz, ama birileri bir açılım yapmaya kalktığı zaman da hemen damgayı vuruyoruz sayın Özkan başkanın durumunda olduğu gibi. Ozaman ne diyoruz? Bırak şunu, “satılmış” Atina’da işi var, ticaret yapıyor, filan kişi ile ortak, pilmanla yemek yemiş, o Bornovas’la görüşmüş, Aleksandris ile yemek yemiş, falan filan. Eh be kardeşim, ne yapsın yani görüşmesin mi? Hani biz açılım istiyorduk, Hani biz sorunlarımızı kendimiz okuyup kendimiz dinliyorduk, Hani biz sorunlarımızı dışarıya taşıyamıyorduk, hani hep aynı şeyleri okuyup çizdiğimizden dolayı etkinliklerimize gelmiyordu yüksek tahsillilerimiz, eh şimdi ne oldu yani, hem onu istemiyoruz, hem de bunu, eee, ne olacak bizim halimiz? Ne istiyoruz biz? İstediğimizin farkındamıyız? Beyler, Özkan başkan veya herhangi başka biri iyi veya kötü olabilir, ama biraz zaman tanımak gerekmez mi? Bir sabredelim ve yaptıklarını veya yapmak istediklerini iyi anlayalım ve görelim. Eğer yaptıkları Batı Trakya Türk Azınlığı için bir felaket ise gelin birlikte gömelim. Ama yargısız infazın çok erken olduğunu zannediyorum. Zaten biz onu yapacağız ve yapıyoruz da, kişi iyi de olsa kötü de olsa yapıyoruz ve böyle giderse herkese yönelik yapmaya devam edeceğiz, işte benim endişem de burada. Yapmış olduğu mesleki durumuna gelince Kişi isterse Çin’den demir değil ne isterse getirsin, o onun bileceği iştir. Atina’ya satar, Çin’den alır Japonya’ya verir o kişinin kendi işidir beni enterese etmez, edemez. Zengin olur, iflas eder, sıfırı tüketir o onun yaptığı ticarettir. Ben de iş yaptım ve 3 kez iflas ettim, ama ölmedim. Borçlandım ama kaçmadım, çalıştım ama dilenmedim, çalmadım. Ama bunları ben yaptım aynen her kişinin mesleki durumunda yaptığı gibi. Bu konular sadece beni ilgilendirir ve başka kimseyi ilgilendirmez. Ama toplumsal mücadelede benim yazdıklarım herkesi ilgilendirir ve herkes eleştirmek ve söz sahibi olmak hakkına sahiptir. Ama onu da kararınca ve zamanı geldiğinde. Sanki toplum olarak bizim herşeyimiz denk mi? Herşey tamam da bir İstanbul dernek başkanının yaptıkları mı kötü bu topluma? Bırakın Allah aşkına güldürmeyin beni. Toplum olarak bu kötü alışkanlık ve hırstan vazgeçelim, aksi takdirde Yunanlının bizi yok etmesine gerek yok zaten biz kendi kendimizi yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Kendimize gelelim soydaşlarım, gelin birlikte ağlayalım, birlikte eğlenelim, birlikte gülelim. Ama haklı yere eleştirilecek bir durum varsa toplum yararına gelin onu da birlikte yapalım. Saygılarımla İlhan Tahsin Ahmet Kaynak: Birlik Gazetesi Artik birbirmize suc atmayi birakalim milletimize guzel yarinlar hazirlayalim....
Bulent Yoruk 
|
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 08/02/2010 : 03:12:03
Bülent Yörük , altına düştüğü “Artık birbirimize suç atmayı bırakalım milletimize güzel yarınlar hazırlayalım....” notu eşliğinde, web sitemize alıntıladığı bir makale. Güzel tabii ki. Buna kim “Yok, ben karşıyım” der ki ! Bi bakayım bakalım, bu nasıl bi makaleymiş ?  Bakıyoruuum, evet baktım. Nükte bir yana okudum. “E bu kadar da olmaz ama !” dercesine yoğun “içerleme”yle kaleme alınmış “destek” amaçlı bir “eleştiri” makalesi. Yazarı kim ? “Birlik” gazetesinden İlhan kardeşimiz. İçeriği ne ? Bir kişiyi “koruma ve kollama” uğruna, neredeyse tümden Azınlığı, (yerin dibine batırma demeyeyim ama) iyice “azarlama ve hırpalama.” Öyle ne yazık ki ! “Haklı” yönleri yok değil. Var. Temelde “iyiniyetli” de sayılır. Ancak gereğinden fazla ileri gitmiş. Sanırım buna, kendisi de hak verecektir. Ağırca kaçmış. Zira bu türden “destek” amaçlı “eleştiri” makalelerinde, eleştirilerimizi, “ELEŞTİRMEYİ BİLMİYORUZ, YARGISIZ İNFAZ YAPIYORUZ” başlığı altında, sözde yazarı olarak şahsımızı da dahil ederek “genele atfen” sarfetmek, çok da “doğru” ve “isabetli” bir yaklaşım olmasa gerek. Diyelim ki, ilgili makalenin yazılmasına “neden” olan ve bu itibarla da isimleri zikredilmeden “dolaylı” yoldan eleştirilen kişi veya yazar ve aydın sayısı 10, 20,..40 yada 50 dahi olsa, hedef büyütülerek bunlar dışında kalan “1” kişiyi dahi ("yarası olan gocunur" diye eklesek bile, ki ne yarası !?) töhmet altında bırakmak, yanlıştır. Hele de ilgili eleştiriler, makale başlığıyla çok da “tutarlı” oldukları savunulamayacak, daha çok "tespitler ve teşhisler" olarak şu türden, şu boyutta ve şu kapsamda eleştiriler olarak ileri sürülürse : - “birbirimizi bırakın kırmayı, adeta gömmek için fırsat arıyoruz” - “biz toplum olarak bu kadar mı değerlerimizi yitirdik? Biz toplum olarak birbirimize bu kadar mı düşman kesildik? Şahsi çıkarlarımız uğruna birbirimizi yok etmek için yemin mi ettik?” - “bilinçsizce saldırılar ve yok etme planları hızlandı. Vay ki haline, eğer mücadele için bir görevin başına seçilirsen saldıranların sayısı bir anda sarıca arıları gibi çoğalıyor ve sokan sokana, soluk alamadan bitiriyorlar” - “dereyi görmeden paçaları sıvayıp balıklamasına atlıyoruz. İşte bu atlamalar neticesinde bir yerlere tosluyoruz” - “galiba ilk önce biz kılık kıyafet yerine beyin değiştirmemiz lazım. Takım elbisenin, duvardaki Üniversite diplomasının, saygınlığın bizlerin düşüncelerini alışkanlıklarını değiştirmediğini biz kez daha görüyoruz ve yaşıyoruz” - “ama alen acele yangından mal kaçırırcasına körü körüne eleştirmek günah ve ayıptır” - “Ne yani biz karşımızdakini eleştirenler dört dörtlükmüyüz? Bizim hiç eleştirilecek yanımız yok mu? Biz o kadar mükemmel bir insanmıyız? İşte dönüp bir de ayrıca kendimize bakmamız lazım” - “birileri bir açılım yapmaya kalktığı zaman da hemen damgayı vuruyoruz,…Bırak şunu, “satılmış” Atina’da işi var, ticaret yapıyor, filan kişi ile ortak, pilmanla yemek yemiş, o Bornovas’la görüşmüş, Aleksandris ile yemek yemiş, falan filan” - “Ne istiyoruz biz? İstediğimizin farkındamıyız?” - “Sanki toplum olarak bizim herşeyimiz denk mi? Herşey tamam da bir İstanbul dernek başkanının yaptıkları mı kötü bu topluma? Bırakın Allah aşkına güldürmeyin beni.” Açıkça, İlhan kardeşimiz, (ki amacım asla kendisini kırmak, gücendirmek değildir)tokmağı, davulun sadece “döşüne-döşüne” vuruyor görüntüsü vermeye çalışmakla birlikte, “döşüne-döşüne, kasnağına-kasnağına” indirmiş de indirmiş ! Sözde isim vermemiş ama (verdiği tek isim uğruna) maaşallah neredeyse istisnasız, cümbür-cemaat herkese verip-veriştirmiş. Cümleten, giydirmiş-geçirmiş. Anlayacağınız, dövmekten, pataklamaktan beter etmiş ! Benzetmiş resmen ! Hani “E oldu olacak bi de dövseydin bari” yada “İki tokat atsan, bu kadar dokunmazdı” denecek türden ve dozdan ! Saygı uğruna biraz “saygısızca”, hak uğruna biraz “haksızca” olmuş ! Dikkatlice okudum. “Üzerime alınmam gereken bir husus var mı ?” diye. Yok ! Ama “Var-vaaar, nasıl yok !” diye düşünen çıkabilir kuşkusuyla tekrar okudum. E yook ! Peki "kuşku" kafamdan gitti mi ? Gider mi hiç ?Gitmedi. Tuttum, “Bu iş böyle olmayacak” dedim ve karar verdim. Neye ? Neye olacak ? Yok “o mudur ?”, yok “bu mudur”, yok “şu mudur ?” diye peşisıra soru sormaktansa ve neme lazım sonunda geleceğim yer olarak “yahu o değil, bu değil, şu değil, o zaman hangisi be kardeşim, adamın asabını bozma !!!” diye hiddetlenmektense, farklı bişey yapmaya. Ne ? Bilumum hususlara, kendi açımdan “toptan” açıklık getirmeye. Buyurunuz : Başkasını ve başkalarını bilemem. Ama benim, ne Genel Merkezi İstanbul’da bulunan “Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği” ile nede onun yeni Genel Başkanı Sn. Ferruh Özkan’la herhangi bir “sorunum” yoktur ! Yoktur ! Neye rağmen ? Çoktan “tarih”e karışan “BTS” dergisinde müstear isimle yazı kaleme aldığım sözkonusu Derneğin, yıllar boyu bir-iki hariç, hiçbir kongre, kurultay, şura, panel v.b. etkinliklerine davet edilmemiş olmama ve yeni Genel Başkanıyla (görsel ve yazılı basın ile internet hariç) birbirimizi hiç görmemiş ve tanışmıyor olmamıza rağmen ! Peki sözkonusu “BTTDD”ni ve yeni Genel Başkanını hiç eleştirdim mi ? Eleştirdim. Ancak eleştirim, halen bir web sitesindeki başlıkta yansıtıldığı gibi “PATRİĞE GÖNDERİLEN MEKTUBA TEPKİ” değildir. Genel Başkanın Patriğe gönderdiği mektupta, esas itibarıyla, yansıtılandan hareketle "iki azınlığın sorunlarını görüşme ve iki azınlık temsilcilerinin biraraya gelerek sorunlarını görüşmesi" talebinde bulunmasınadır. Ve yine eleştirim, aynı web sitesinde, sonuna, “SON YAZISIYLA İLGİLİ SAYIN BAŞKAN: “ÜÇ NOKTALI BÖLÜMLERİ DE YAYIMLAMANIZI VE SAYIN Yrd. Doç. Dr. Halim ÇAVUŞOĞLU’NU DAHA İYİ TANIMA FIRSATINI BULURDUK” DEDİ” notu eklenen, altında “BTTDD BASIN SÖZCÜSÜ: İrfan HÜSEYİN” ismi bulunan kadar kısa da değildir. Elbette ki “sertçe” olmanın yanısıra, “uzunca”, “ayrıntılıca” ve “açıklamalıca”dır. Sözkonusu web sitesine kısmen alıntılanmış veya ilgili Dernek logosuyla Basın Sözcüsü tarafından kısmen aktarılmış olmasını, kamuoyunu yanıltma yönünde bir “manevra” olarak görür ve “manidar” bulurum. Sözkonusu eleştirimi, yer işgal etmemek, hele de yeniden “polemik” konusu haline getirmemek için buraya alıntılamak istemem. Tabi bunun yanısıra, birçok makalemde, çoğu “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tarzında olan, diğerlerine ek olarak sözkonusu Dernek ve yeni Genel Başkanı bakımından, daha çok satıraralarına iliştirdiğim “eleştirilerim” de vardır. Bunlardan biri de, 29 Ocak vesilesiyle, diğerleriyle birlikte yeni Genel Başkanın katıldığı TRT-AVAZ TV'deki canlı programda sarfettiği “Batı Trakya'da lider eksikliği var” (!?) şeklindeki cümlesi üzerine kaleme aldığım "Azınlığımızda "LİDERLİK" Üzerine "görüş-kanaat-öneri"" başlıklı makalemde yer verdiklerimdir. Bu arada (olur ya !) kafanızda “acaba ?” kuşkusu belirmiş olabilir. Şu : Yukarıda belirttiğim gibi, bu tarihe değin, sözkonusu “BTTDD”nin bir-iki hariç, hiçbir kongre, kurultay, şura, panel v.b. etkinliklerine davet edilmemiş olmam ve yine onun yeni Genel Başkanıyla birbirimizi hiç görmemiş ve tanışmıyor olmamız, bu Derneğe ve/veya yeni Genel Başkanına “eleştiri” yöneltmemde bir “neden” işlevi görmüş yada görüyor olabilir mi ? Hemen yanıt vereyim : İlgili Derneğin sözkonusu etkinliklerine bizzat davet edilmediğim için değil, ancak davet edilenlerin bir kısmını en azından bilip ve görüp de “Bunlar davet ediliyor da, ben mi davet edilmiyorum !?” şeklinde kırgınlıktan öte kızgınlığım, elbette ki her defasında oluşmuştur. Doğruya “doğru”. Kaldı ki toplumsal yaşamda, halkça ifadeyle “Say beni, sayayım seni” diye de bişey vardır, değil mi ? Ancak bunun tam tersi olsaydı ve yine diyelim ki Genel Başkan Sn. Ferruh Özkan’la birbirimizi görmüş ve tanışıyor olsaydık, “eleştiri”den vazgeçer miydim ? Hayır ! Zira, özellikle gençlerimize “Azınlığımız veya onun bir kesiminin çıkarı, hakkı-hukuku, malı-mülkü, dini-imanı sözkonusu olduğunda, değil kırk yıllık dostunuz, öz kardeşiniz dahi olsa, görmezden-duymazdan-bilmezden gelmeyiniz, tam tersine, karşısına dikilmekten, hesap sormaktan, “yanlış” demekten, gerekirse de ısrarla “doğrusu budur” diye dayatmaktan kaçınmayınız” önerisini salık veren ve kendisi de buna sadık kalmaya çalışan biri olarak, kendimle o zaman da çelişemezdim. Mesela, belki bazılarını halen kendilerinin dahi görmediği, duymadığı, bilmediği ve okumadığı “övgülerim” bir yana, ilişkimiz hakkında, şu an itibarıyla “zararsız”, hiç olmazsa “kötü değil” denebilecek "ABTTF" Başkanı Halit Habipoğlu ve yine en azından “kavgalıyız” denemeyecek Seçilmiş İskeçe Müftüsü Ahmet Mete de zaman-zaman eleştirilerimden nasiplerini almış olanlar arasındadır. Demek ki şahsım için (ayrıntısına girmedim ama) Azınlığımız veya onun bir kesimi ile ilgili “BTTADK” dahil, dernek, birlik, vakıf…hangisi ve bunların başındaki Yönetim Kurulu dahil Başkanı veya Genel Başkanı kimler veya kim olursa-olsun, değişen yada farkeden birşey yoktur. Açıkça, bunların “doğru” yaptıkları kanaatine vardıklarıma yazı ve sözle “övgü” ve “destek”, ister kasıtlı yada hatalı, ister farkında olarak yada olmayarak olsun “yanlış” yaptıkları kanaatine vardıklarıma ise “dövgü” ve “köstek”. Bunun istisası olmamıştır, yoktur, bundan sonra da olmayacaktır. Gelelim, “eleştiri ne zaman başlatılır-ne zaman sonlandırılır” hususuna. Uslupları farklı olmakla birlikte, her ikisi de aynı anda “doğruyu işaret etmeyi-yanlıştan alıkoymayı” amaçlayan, “övgü ve destek” işlevli “katkı”nın ve “dövgü ve köstek” işlevli “eleştiri”nin, ne zaman başlatılacağı-ne zaman sonlandırılacağı bellidir. Elbette ki bir Devlete ilişkin Hükümet ve bir Kente ilişkin Belediye bakımından olduğu gibi, bir Derneğe ilişkin Yönetim Kurulu ve Genel Başkanı bakımından da, görevi üstlendiği andan itibaren, kongreye, seçimlere kadar. Bu açıdan bakınca, bir Devlete ilişkin Hükümet'e ve bir Kente ilişkin Belediye 'ye atfen söylenemeyeceği gibi, bir Derneğe ilişkin Yönetim Kuruluna ve Genel Başkanına atfen “Hele bir görev süreleri bitsin de kongrede, seçimlerde…” tarzında bir cümle sarfedilemez. Tabi ben, “BTTDD” Yönetim Kurulunun ve onun yeni Genel Başkanının da, elbette ki böyle düşünmediğine kaniyim. Gelelim son hususa. İlhan kardeşimizin, “BTTDD”nin yeni Genel Başkanı Sn. Ferruh Özkan'a atfen “Bazı yazılı medya organlarında şahsına, ailesine, mesleki durumuna neredeyse seviyesiz derecede eleştirilerin olduğuna şahitlik ediyorum” dediği cümlesine. Bu ve bu türden eleştirilerde ben olmadım, yokum vede olamam. Bunların diğerlerine olduğu gibi “BTTDD”nin yeni Genel Başkanı Sn. Ferruh Özkan'a atfen sarfedilmesini de, kimden gelirse-gelsin hoşgöremem. Kesinlikle ! Ben, sadece ve sadece, sözkonusu Derneklerde ilgili görevleri üstlenenler bakımından, temelde hepimiz bakımından geçerli olan “rol çatışması”na düşülmemesi gerektiğine işaret etmiş olabilirim, o kadar ! Şöyle açıklayayım : Her kişinin toplumda çok sayıda statüleri ve bunların her birine karşılık gelen rolleri vardır. Eş, baba, amca, dayı, enişte,…komşu, vatandaş, X basketbol takımında oyuncu, X derneğinde üye, X kurumunda memur yada X üniversitesinde öğretim üyesi veya X şirketinin başında tüccar gibi. İşte bunların her birinin kendine karşılık gelen rollerinin bir diğerininkilerle karıştırılmaması, bilimsel kavramla “rol çatışması”na düşülmemesi gerekir. Mesela bir öğretim üyesinin, öğrencileri arasında kendi oğlu olsa, ona da, okulda, sınıfta, sınavda, sınav kağıdını değerlendirmede ve notunu vermede “öğrencisi”, kendini de “hocası” olarak dikkate alması, buna mukabil oğlunun da aynı mekanlara ve durumlara ilişkin olarak babasını “hocası”, kendini de “öğrencisi” olarak algılaması ve buna ilişkin rollerini yerine getirmesi gibi. Kendilerine, "özel olarak" salık verme saygısızlığında bulunmam, elbette ki sözkonusu olamaz. Zira, şahsen benim, bir hemşehrimiz olarak Sn. Ferruh Özkan'ın ; "İşadamı Sn. Ferruh Özkan" ile "BTTDD Genel Başkanı Sn. Ferruh Özkan" statüleri ve rolleri arasındaki ayrımı "doğru" yapacağından kuşkum olmadığı gibi, her ikisinde de fazlasıyla başarılı olması, pek tabii ki tek dileğim ve sevincim olur ! Bu kadar ! ve İlhan kardeşime de selamlar, sevgiler... 
|
Bulent
Yeni Kullanici
19 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 08/02/2010 : 11:45:56
Sevgili Halim Hocam,Sayin Ferruh Ozkan beyin ve sizin aranizda yukarida da bahsettiginiz gibi atismalariniz var ise bunlari kendi icinizde halletmenizde yarar vardir diye dusunuyorum. Yukaridaki makaleyi bizim Bati Trakyada bence buyuk bir sorun teskil eden birbirmizi karalama ve yok etme aliskanligina karsin ekledim, yoksa kisisel siz veya Ferruh Ozkan olayi ile hicbir ilgisi yoktur, bana ait olan altindaki satir ile ben herseyi ozetlemeye calistim. Neyse Halim abicim bence Bati Trakyanin senin gibilerine ihtiyaci vardir ve olacaktir, lutfen butun kurumlar ile birlik ve beraberlik icinde hareket edinki gruplasmalar ve karalamar devam etmesin. Bu arada egerki bir panel duzenleniyorsa bence en basta davet edilecek insan sizsiniz ve biz Ingilitere Bati Trakya Dernegi olarak bunun arkasindayiz. Saygilar Bulent Yoruk Saygilar Bulent Yoruk  |
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 09/02/2010 : 04:47:26
Bülent kardeşim, Güzel dilek ve düşüncelerin için teşekkürler. Azınlığımızda "katkı" ve "eleştiri" değil belki, buna zaten milletvekillerimiz ve belediye başkanlarımız dahil, "temsil" konumlarında bulunan hiçbir yönetici "sakın haaa !" diyerek karşı çıkacak değildir. Ama, her ne kadar varsa, ki bazıları hakkında sonradan haberdar oluyorum, haksız yere karalama, iftira, harcama, çelme takma v.b. kötü örnekler elbette ki son bulmalıdır. Ve bu yolda, küçük-büyük, kadın-erkek demeden herkes elinden gelen çabayı göstermeli, yardımcı olmalı ve teşvik etmelidir. Gerçi (kaygılanmayalım diye demiyorum ama) Azınlığımızda "iç rekabet" her zaman vardır. Daha doğrusu "liderlik çekişmesi". Bi yerde yazmıştım, tam yeri gelmişken, dur sana da anlatayım. 1990'lı yılların başları, Batı Trakya'da kötü gelişmeler var. Muhterem bir ağabeyim, Ankara'dan sıradan vatandaş gibi telefonla Gümülcine'de Çukur Kahve'yi aramış. Uzatmayım, oralıymış gibi bir-iki hoşbeşten sonra telefona çağırtıp konuşmak için genel olarak sormuş: "Yav liderlerden kim var kaavede ?" Yanıt : "Aaaabi sen kimi isteysin unu süüle. ....? !...(küfür-sansür)...., bunnarın burda hepsi lider. Lider olmayanı yok, bi tek ben diiilim lider". 
Nükte bir yana, sanırım bunun bir nedeni, konuşmaları, dolayısıyla düşünceleri ve hareketleri hızlı, duyguları ve heyecanı da yoğun ve yüksek olan Balkanlı oluşumuzdur. Osmanlı için söylenen gibi biz de "Balkanlıyız, Pek Şanlıyız" elbet ! Kısaca her bakımdan hızlı, yoğun ve yüksekiz vesselam. Kimse tutamaz, yetemez ve yetişemez. Uyuşukluk, hele, "mıy-mıy-mıy..." diye konuşmak, hiç arama. "Mıymıntı !" sıfatını yapıştırıveririz hemen. İyilik-hoşluk etmemiz bi yana da, mesela toplantılarda bile kavga eder gibi konuşur, azarlar gibi görüş açıklarız. Kırkyabacı birisi tanık olsa, "Yav yoksa bu, emniyetçilerin yada kamu güvenliğinden sorumlu olanların toplantısı mıdır ?" diye sorma gereği duyabilir. Sevgimiz, aşkımız, küsmemiz, barışmamız, ayrılmamız, birleşmemiz, oturmamız-kalkmamız, yemek yiyişimiz, araba, motor sürüşümüz (amman gençler kazalara dikkat !) bir çuval inciri anında berbat edişimiz, pire için yorgan yakışımız, birden parlayışımız ama güçlüyü görünce yada üstün azarını işitince de anında süt dökmüş kediye dönüşümüz... hep öyledir. Hızlı, yoğun ve yüksek. Sanki peşimizden kovalayan var, atlı var. Yada bi yere yetişecekmişiz gibi. Tabi azınlık oluşumuzun da bu bunda az-biraz katkısı olmalıdır diye düşünüyorum. Kanaatimce bir diğer neden de (laf aramızda) "Yok aabi, Azınlığın en büyük lideri ben olmalıyım, ben bilinmeliyim" hırsıdır. "Bende yok-mok !" diyen varsa, inanma. Hele, böyle bi soru karşısında, yukarıda belirtegeldiğim temel "hızlı" özelliğimizin aksine, "Ehe, öhööö..." diye hafiften öksürüp, yanıt vermeden önce duraklıyorsa, (ki ani olduğundan, basitçe "Elbette !" demek yerine, dört-dörtlük ve oturaklı yanıt vermek için zaman kazanmaya çalışıyo demektir) hiiiiiç ama hiç inanma ! Peşinen anla ki, "Biçilmiş kaftanım !" demeye getiriyodur ! Tüm bunlar, temelde kötü değildir elbet. Tam tersi olduğunu bi düşünsene ! Herkeste heyecanın, yoğunluğun falan kayıplara karıştığını ! Hiç kimsenin, büyük bi yana, orta, hatta küçük lider iddiasıyla bile ortaya çıkmadığını ?! Yandık-bittik demektir ! Bu nedenle iyi ki de böyleyiz diyelim ve tüm bu özelliklerimizin ve niteliklerimizin her neslimizde enaz bu düzeylerde devam etmesini dileyelim. Son olarak bu liderlik konusunda, galiba en iyi çözüm, aslında bana göre gelişmekte olan ve Azınlığımıza en isabetli ve işlevi en büyük ve en etkili olan çözüm ; onlarca liderin olmasıdır. Tek bir büyük lider, risktir yav ! Zaten öyle konjonktür-monjonktür de yardım etmeyince, "liderim" yada "lidersin" demekle de lider olumuyo ha ! İşte bu nedenle, üstte belirttiğim, en isabetli ve en uygun olandır. Oradan sizler de dahil, artık o kadar çok yüksek tahsilli gencimiz var ki ! Benzetmek olanaklıysa bizim Mülkiye marşındaki gibi, tam da "Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz !" sloganıyla harekete geçilecek zamandır ! İşte liderler ! Tabi büyüklere, dolayısıyla sadece yaşlarına değil, tecrübelerine saygı ve itibarı ihmal etmemek şartıyla. Mesela Ahmet Faikoğlu büyüğümüzün tecrübesine ve bu çerçevede görüşlerine ve önerilerine, hangi yüksek tahsilli gencimizin ihtiyacı olmayakmış ki ?! Şaşarım valla ! Böyle bir şey, Azınlığımız için "vefa"da, yüksek tahsilli gençlerimiz içinse "referans"ta eksiklik olur, onu da söyleyim. Bir de tabi bunlar sayıca çok olduklarından, (ko olsunlar, ordu gibi olsunlar) "iç rekabet/liderlik kavgası" nı aşmak, çözüme bağlamak için naapılır ? Tutulur, zamanında rahmetli Dr. Sadık Ahmet için olduğu gibi, "Liderler olarak hepiniz eşit ve eşdeğerlisiniz ama eşitler ve eşdeğerliler olarak aranızda birinci ....(şu).... arkadaşımızdır" denir, olur-biter. Yani BEN ! şaka-şaka.. Kendine iyi bak ve tüm arkadaşlara da selamlar, sevgiler.. 
|
Bulent
Yeni Kullanici
19 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 09/02/2010 : 10:32:16
Sevgili Halim Hoca,Bizi aydinlattigin icin cok tesekkurler. Yeri gelmisken asagidaki makalede bahsedilen iki liderimiz ve yaptiklari hareket hakkindaki dusuncelerini de bizimle paylasirsan sevinirim. Gecen hafta Anavatanimiz ankarayi ziyaret eden heyetin listesinde iki milletvekilimde vardi.
Hersey oyle ayarlandi ama gunler yaklasinca cesitli bahanelerle milletvekillerimizin.isimleri listelerden kayboldu.ve Bati Trakyadan Ankaraya giden heyet milletvekillerimiz olmadan gitti.Simdiye kadar her bir heyette milletvekilleri de yer aliyordu acaba milletvekilleri neyi dusunerek ankaraya gitmediler tabiki bunun yorumunu okuyucularimiza birakiyoruz. Ve (millet)vekillerimizden aciklama bekliyoruz. ΠΕΙΘΑΡΧΗΣΑΝ ΤΣΕΤΙΝ – ΧΑΤΖΗΟΣΜΑΝ Πολυπληθής η αποστολή από Θράκη με «προεξάρχοντα» τον Ψευτομουφτή Μετέ 06.02.2010 Δεν πήγαν οι βουλευτές στην συνάντηση με τον πρόεδρο της τουρκικής δημοκρατίας Πειθάρχησαν λοιπόν – σε αντίθεση με πέρσι ακριβώς την ίδια περίοδο – οι δύο κυβερνητικοί bουλευτές του ΠΑΣΟΚ κ.κ. Τσετίν και Χατζηοσμάν, αφού δεν παραβρέθηκαν στην ετήσια συνάντηση με τον Τούρκο Πρόεδρο της Δημοκρατίας κ. Γκιουλ στην Άγκυρα. Τούτο σημαίνει ότι η παρέμβαση σε αυτό το επίπεδο της εφαρμογής δηλαδή των συνταγματικών υποχρεώσεων των δύο βουλευτών, από πλευράς πρωθυπουργικού γραφείου, ήταν καταλυτική. Αντίθετα όμως με τους δύο βουλευτές που δεν ακολούθησαν την αποστολή στην πρωτεύουσα της Τουρκίας, βρέθηκαν εκεί και φωτογραφήθηκαν με… «καμάρι» πολλοί από Ξάνθη και Κομοτηνή, το δε γεγονός αποτυπώθηκε με πανηγυρικούς χαρακτηρισμούς στην τουρκόφωνη εφημερίδα “Millet”. Ποιοι ήταν εκεί; Ο πρόεδρος της παράνομης Τουρικής Ένωσης Ξάνθης, ο πρόεδρος της αντίστοιχης Ένωσης Κομοτηνής, οι δύο ψευτομουφτήδες, ο πρόεδρος του συλλόγου θρησκευτικών λειτουργών Θράκης, ο πρόεδρος της ευρωπαϊκής ένωσης ομοσπονδιών Τούρκων δυτικής Θράκης, ο πρόεδρος του συλλόγου αλληλεγγύης Τούρκων δυτικής Θράκης που έχει ιδρυθεί και εδρεύει στην Κωνσταντινούπολη, και ο εκ Ροδόπης καταγόμενος βουλευτής Κωνσταντινούπολης Μεχμέτ Μουεζίνογλου. Κατά τη διάρκεια της συνάντησης αυτής, οι εκπρόσωποι των φορέων που προαναφέρθηκαν, έθεσαν και πάλι ζητήματα καταπάτησης των ανθρωπίνων και άλλων δικαιωμάτων από πλευράς Ελλάδας στην μειονότητα, ενώ ο Τούρκος πρόεδρος της δημοκρατίας, ζήτησε «υπομονή» και «επιμονή», αφού όπως είπε «οι δύο χώρες βρίσκονται σε στενή επαφή για την επίλυση των ζητημάτων που τους απασχολούν…». ΠΗΓΗ: ΘΡΑΚΗ 
|
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 10/02/2010 : 14:55:01
Bülent kardeşim, Bizzat açıklamasalar da, Azınlığımız basını başta, kendileriyle selam-sabahı olan Azınlığımız üyesi her kişi, buna ilişkin “nedenler”i yada "gerekçeler"i elbette ki iki milletvekilimize sorabilir. Ki mutlaka (bir’den fazla olduğunu tahmin ettiğim) bu “nedenler” yada "gerekçeler" isabetli olmalıdırlar ki, kendilerini sözkonusu heyetle birlikte Ankara’ya gitmekten alıkoymuşlardır. Fakat kendilerine bununla ilgili sorunun, Yunan basınında çıkan haberden yada haberlerden hareketle, bir web sitemizde yeraldığı gibi “Ankaraya Yunan basinindan alkisi kapmak icinmi gitmediler ?” şeklinde yöneltmek, “konu” itibarıyla “uygunca” ve “terbiyelice” bir üslup ve yaklaşım değildir. Eğer gerekirse, bu türden, hatta daha sert ve azarlama içerimli sorular, Azınlığımızla ilgili başka konuda yada konularda, kendilerine elbette ki yöneltilebilir. Ancak bu “konu”da değil ! Sırasıyla bakalım ve ardından devam edelim. - “Ankara’ya gidip-gitmemeleri” konusunda… Azınlığımız milletvekilleri olarak, hatta (iktidar partisinden olup-olmamaları bir yana) aynı partiden Azınlığımız milletvekilleri olarak birlikte hareket etmiş olmaları, “doğru” bir karardır. Yani, biri gitse-biri kalsa olmazdı ! - “Ankara’ya gitmemeleri” konusunda… “Öyle karar vermişlerse, doğru karar vermişlerdir !” diyerek peşinen “isabetli” nitelediğim bu kararlarına yolaçan “nedenler”in yada "gerekçeler"in neler olduklarını, hepiniz gibi bana da bir telefon yakınlığında olmalarına rağmen, arayıp bizzat kendilerine sorma ihtiyacı duymadım. Ancak sanırım, şunları alt-alta sıraladığımızda, bunlar, “Ankara’ya gitmemeleri”ne ilişkin başlıca “nedenler” yada "gerekçeler" olarak belirginleşirler veya yerlerini alırlar : 1) Başbakan Yorgo Papandreou’nun; Türkiye Başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın, halk tabiriyle “Aramızdaki sorunları çözmek amacıyla diyalog başlatalım, bu konuda ister sen bana gel, ister çağır ben hemen koşup sana geleyim” esaslı mektubuna, gecikmeli yanıt vererek, (ki hoşuna gitmedi demektir), Hükümet’ine ilişkin “içişleri” olduğu gerekçesiyle, Azınlığımız konusunu Türkiye dahil hiçbir ülkeyle görüşmeyeceği şeklindeki “tutum”u, resmen bildirmiş olması. (((Konu dışına çıkmamak kaydıyla, şu kadarını ifade etmek isterim : “Atina Antlaşması ve ekli 3 No’lu Protokol” (1913) ile “Lozan Antlaşması”nın (1923) dahil olduğu “uluslararası hukuk”a aykırı olan ve giderek Azınlığımızı “Azınlık statüsü”nden çıkarmaya ve “Azınlık hakları”ndan alıkoymaya, böylece gerçekten de Türk-Yunan ilişkilerinin dışına itmeye matuf olan “Neo-Yunan” politikası olarak bu “tutum”un kaynağı; İstanbul’daki “Rum-Ortodoks Azınlık” hakkında “Lozan Antlaşması” çerçevesinde Yunanistan’ın artık elde edeceği yada yerine getirilmesini talep edeceği pek bir şey kalmamış olmasına ilişkin olarak ülkede duyulan “büyük öfke, hiddet ve kızgınlık”tır. Dikkatimi çeken hususlar olarak; Türk Hükümeti’nin de Azınlığımız konusunda yukarıdaki “hukuk belgeleri”nden hemen hiç bahsetmemesi, ek olarak ABTTF Başkanı Habipoğlu’nun 29 Ocak vesilesiyle katıldığı TRT-AVAZ TV’deki programda (olumlu bir gelişmeymiş gibi ifade ettiği) “Avrupalılar bize Lozan’ı aşın diyorlar” şeklindeki sözlerinde yansıyan gerçeklik, “mektup”la bildirilen Azınlığımıza ilişkin “Neo-Yunan” politikasının en azından “fiilen” (de facto) Türk Hükümeti ve AB kapsamında kabul görmeye başladığına ilişkin, Azınlığımız ve Türkiye bakımından ne yazık ki belki “geri dönüşü” olmayacak ve “son pişmanlık” da işe yaramayacak “olumsuz göstergeler”dir. Buna, asıl muhatap olarak Papandreou Hükümeti nezdinde kararlı bir "karşı tutum" olarak, halk tabiriyle "O iş öyle olmaz, esasına ve önceden belli kurallarına göre böyle olur" denmediği takdirde, Yunan Hükümeti'nce yakın gelecekte çok daha kötü bir şey gündeme getirilebilir ki, onu şimdilik yazmayayım.))) 2) Yukarıdaki “tutum”a rağmen, Papandreou ve yakında halen kendisinde olan Dışişleri Bakanlığı’nı tamamen üstlenmesi beklenen Dışişleri Bakan Yardımcısı Dimitris Droutsas dahil PASOK Hükümeti’nin; tabir-i caizse “Eğer Trakya’daki Müslümanların sorunları, dertleri varsa, biz onlara elbette ki duyarsız kalamayız !” esaslı düşüncenin tezahürü olarak “niyetler” şeklinde basına yansıyan Batı Trakya’da yapılması tasarlananlar yönündeki açıklamaları ve bunlara ilişkin haberler. 3) İki milletvekilimizin, iktidar, dolayısıyla da yukarıdaki “tutum”u resmen açığa vuran Hükümet milletvekilleri olmaları. İlgili mektupta Azınlığımıza ilişkin “Neo-Yunan” politikasının tezahürü olarak “sertçe ve kesince” bir dil ve uslupla bildirilen sözkonusu “tutum”la, üstelik “Daha dün bir, bugün iki, ne çabuk ?!” dercesine (muhalefet değil) bizzat Hükümet milletvekilleri olarak tamamen “zıt” istikamette çelişmeleri, Hükümet’in hiddetini üzerlerine çekeceği gibi, Muhalefetin de gerek kendilerine, gerek Hükümet’e alabildiğine yüklenmesini beraberinde getirebilirdi. 4) Papandreou Hükümeti, ne ölçüde dikkate alacak ve hangi oranda itibar edecektir bilemem, ancak, 2. maddede belirttiğim “niyetler”i hakkında, elbette ki iki milletvekilimizin görüş, öneri ve kanaatlerini öğrenmek, bilmek ve kendilerinden almak isteyecektir. İki milletvekilimizin Ankara’yı, hele Yunan kamuoyu dahil hemen tüm Yunan siyasi partilerinin “yasadışı” niteledikleri ve öfkeyle karışık “tepki” duydukları “BTTADK” dahil, diğerleriyle birlikte ziyaret etmeleri, bunu da sekteye uğratabilirdi. 5) Şaşırtıcı gelebilir, kanaatimce, alenen “ifade ve itiraf” etmemesine ve hatta etmeyecek olmasına rağmen, Erdoğan Hükümeti, hala ve halen Azınlık dahil, gönderilen ilgili mektupta belirtilen konularda “diyalog” umudunu muhafaza ettiği Papandreou Hükümeti’ni ; fazlasıyla hiddetlendireceği, Muhalefet’in kendisine yüklenmesine yolaçacağı ve şu yada bu oranda Türk-Yunan ilişkilerini gereceği, böylece az-çok muhafaza etmekte olduğu “diyalog umudu”nu tamamen ve kesinlikle bir başka bahara postalayacağı öngörüsünden kaynaklanan endişeyle, iki milletvekilimizin (sözkonusu heyetle birlikte) Ankara’ya, bizzat kendisini ziyarete gelmemelerini kendilerine hissettirmiş olabilir. Kaldı ki, böyle olmasa bile, sırf yukarıdaki nedenlerle, Erdoğan Hükümeti, iki milletvekilimizin sözkonusu heyetle Ankara'ya, kendisine ziyarete gelmemiş olmalarından “şikayetçi” değil, “memnundur” desem, sanırım yalan olmaz ! 6) Papandreou Hükümeti’nin (kendisine bildirdiği “tutum”a rağmen), Azınlık hakkında, yine de “gayr-ı resmi” olarak, yukarıda 2. maddede işaret ettiğim “niyetler”i gerçekleştirme yolunda ilerlerken, Ankara’yı “memnun ve tatmin” etmek isteyeceği muhakkaktır. (Ancak, yukarıda sözünü ettiğim “hukuk belgeleri” esasında yada zemininde değil ! Bundan kolay-kolay vazgeçmeyecektir. Zira aksi takdirde bu “resmi” olur. Onun için de zaten “gayr-ı resmi” diyorum ya !) İşte böyle bir durumda, Ankara’nın havasını koklamak bakımından iki milletvekilimizin (elbette ki sadece ikisi olarak) Ankara’ya gitmelerine yeşil ışık yakacak yada bu ziyaretlerine, en azından (dostlar alışverişte görsün, adet yerine gelsin misali) “normal”den öte ses çıkarmayacak ve “büyük” tepki göstermeyecektir. Hiç belli olmaz, ister Yunanistan’da, ister Türkiye’de, iki Azınlık milletvekilimizin (eğer olursa) şu yada bu düzeydeki Türk-Yunan ziyaret yada temaslarında Yunan yetkililer yanında hazır bulunmaları, artık beklenmeli ve bu, hiç kimseyi şaşırtmamalıdır. Kanaatimce, “Azınlığımız” üzerinde ve hakkında tüm yönleriyle ve boyutlarıyla en iyi uzmanlardan biri olarak Trakya Siyasi İşler Müdürü Sn. Büyükelçi Aleksis Aleksandris’in de katkıda bulunmakta olduğu, Papandreou Hükümeti’nin belki Azınlığımıza ilişkin “Açılım” nitelenebilecek “niyetler”i arasında milletvekillerimiz hakkındaki bu düşünceler, “yok” değil, “var”dır ! Eğer bu "var" dediğimde yanılıyorsam, o zaman iki milletvekilimiz, sıkıntı yaratacağı kanaatinden hareketle, bypass ve bu iş yada rol, Azınlığımızdan ziyaret yöntemiyle ağızlara bir parmak bal çalınmak suretiyle, bir Dernek başkanımıza "gayr-ı resmi" olarak havale edilmiş demektir. Evet, neerden-nereye ve bu kadar ! Bu arada, iki milletvekilimiz, sözkonusu heyetle Ankara’ya gitmeme nedenlerini, gerekçeler olarak açıklıyorlar ve başına yada sonuna da “Halim hoca iyice çuvallamış !” notunu ekliyorlarmış. Ne dersin ? Olur mu, olur valla !  Selamlar, sevgiler… 
|
Bulent
Yeni Kullanici
19 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 10/02/2010 : 17:22:54
Sevgili Halim Hoca,Yazdiklarini cok iyi anliyorum ve biliyorum, ama ben kendi sahsim adina oyle dusunuyorumki milletvekillerimiz o zaman bu yeni Neo-Yunan politikasina yag suruyorlar ve maalesef onlari secen Turk Azinligina bisekilde verdikleri sozleri yerine getirmemktedirler. Ne diyelim onlari atacaklari ve attiklari adimlari bidaha dusunmelerinde fayda oldugunu dusunuyorum. Saygilar  |
Halim CAVUSOGLU
Devamli Üye

153 Yanıtı Var
|
|
Gönderilme Tarihi - 13/02/2010 : 11:01:22
Valla Bülent kardeşim, ne diyeyim ? Ben, Danışma Kurulu ve Müftülerimiz dahil, milletvekili olsun, dernek başkanı olsun, belediye başkanı olsun, belediye yada valilik meclisi üyesi olsun, filan köydeki öğretmen yada imam ve hatta encümenleri olsun, görevlerini yapıyorlar mı, verdikleri sözleri tutuyorlar mı diye elimden geldiğince ve tabi yetebildiğimce takip etmeye çalışıyorum. Yeri gelip karşılaştığımda da kendilerine sözle, karşılaşmadığımda ise bazen telefonla, daha çok da alenen (doğrudan yada dolaylı ifade etmeyi tercih ettiğim) yazıyla soruyorum. Bunu yaparken de, ister akrabam, ister dostum, arkadaşım olsunlar, bu yönlerinden ve yönlerimizden olabildiğince etkilenmemeye çalışıyorum. Yani oğul dahi olsa sınav kağıdındaki gibi. Objektif. Zira o başka, bu başka. Ve görevlerinde ve verdikleri sözlerde savsaklama, ihmal yada yanlış tespit ettiğimde, bunların büyüklüklerine ve kapsamlarına ilişkin kanaatim ve orta, kısa ve uzun vadeli olumsuz etkilerine ilişkin öngörüm (prediction) çerçevesinde, eğer gerekiyorsa (yüzyüze iken ve telefonda değil belki ama) anlamalarını, aciliyetini yada vehametini kavramalarını sağlamak bakımından yazılarımda "sertçe" bir uslup da kullanıyorum. Doğruya doğru, kullanıyorum ve bunun için kullanıyorum. Ancak bunu, silbaştanı olmayan ve yarına çıkılacağı garantisi de bulunmayan bu 1 ömrümde onurla ve dimdik yürüyerek Azınlığımıza gönüllü, gönülden ve karşılıksız (karşılık ne demek ? "haaşa !" tabi) "görev" ve "hizmet" sorumluluğuyla yerine getirirken, eğer varsa, ne "büyük takdiri ve yoğun alkışı layık" gibi ifadelerle "doğruları"ndan ve "olumlu hizmet" ve "başarılı çalışmaları"ndan dolayı kendilerini göklere çıkarmayı sona erdiriyorum, nede kendileriyle artık her ne zamandan itibaren ve her ne kadarsa aramızdaki hukuku, dostluğu, yakınlığı noktalamayı amaçlıyorum. Hayır ! Bunu, ancak ve ancak (ki inşallah olmaz) "güvenilir" ve dolayısıyla da "geçerli" bilgiye dayanan "ihanet" halinde yaparım. Öyle bir durumda, selam-sabah da kesilir elbet ! (Bu arada unutmayalım, "güvenilir" olmayan bilgi gibi, böyle olmayan birinin söyledikleri ve yazdıkları da "geçerli" olamaz. Nasıl yani ? Şu kısa farazi diyalogdaki gibi : - Yav var ya X kişi bana, Halim Hoca hakkında şöyle-şöyle şeyler söyledi. - Yok yav dert etme, o X kişi yalancıdır (güvenilmez'dir), dolayısıyla söyledikleri de doğru (geçerli) olamaz. Yine mesela, diyelim ki bir terazi aynı cismi ilk tartışta 950 gram, ikincide 1020 gram gösteriyorsa, "güvenilmez"dir, dolayısıyla ağırlık (souç) olarak gösteriği ne 950 gram, nede 1120 gram "geçerli" değildir.) Tabi sorsan, yukarıdaki ilgili ve diğer konumların sahipleri dahil, önüne gelen hemen her hemşehrimiz, "Elbette hocam, biz de öyle !" diyecektir. Diyecektir tabi, hatta yeri gelecek bunu alenen kaleme de alacaktır. Amma ve lakin gel gör ki, kazın ayağı pek öyle değildir. Bunca yıllık gözlemlerim ve tecrübelerim bana, uygulamada buna itibarın, neredeyse "yok !" denecek denli düşük seyrettiğini ve ancak "istisna" olduğunu göstermiştir. Ve bu "istisna" içerisinde yeraldıkları anlaşılan kişilere de ; uzmanlıkları, bilgi birikimleri, yazılı ve yazısız ve yine yazıdaki, fikirdeki ve ufuktaki katkıları ne, ne kadar ve hangileri olursa-olsun, itibar etmemek (ve hatta yukarıda belirttiğim hukukun, dostluğun, yakınlığın sona erdiği hissini vermek) suretiyle, bir anlamda "bedel" ödetildiğini. Öncekiler ve diğerleri bir yana, Azınlığımız çerçevesinde, Azınlığımız bakımından ve Azınlığımız hakkında 29 Ocak 2010 arifesinden itibaren olan-biten ve halen de olup-bitmekte olan herşey, şahsım bakımından sözkonusu gözlemlerimi ve tecrübelerimi bir kez daha doğrulamıştır. Yazık mı ? Yazık ! Kuşkusuz bir "istisna" olarak, artık "istisna" olmamanın gereklerini yerine getirecek ve bundan çıkacak mıyım ? Hiç olur mu ? Hayır elbet !  Ek olaraktan...günün sözü ve altsözleri :
- - BAŞARI yada PEKİYİ ; Konumun dayanılmaz hafifliğine kapılarak uçmak değil, dayanılmaz ağırlığına katlanarak taşımaktır ! - - İYİ ; Taşımayı bırakmadan, zaman-zaman hafifçe havalanarak (ağırlık yaptığı için tabi) gözden kaybolmayacak, sahadan da çıkmayacak kadar uçmaktır ! -- ORTA ; Taşıma-maşıma hakgetire, laf kalabalığı ve/veya yol trafiği hengamesi içinde "taşıyor" izlenimi vererek yada vermeyerek habire ve sadece bol-bol uçmaktır ! - - KÖTÜ yada ZAYIF ; Ne uçmak, ne taşımak, böylece o konuma, üstteki "BAŞARI", "İYİ" veya "ORTA" olanı sağlamaya niyetli potasiyel taliplerin gelmesini engellemektir ! - - EN KÖTÜ yada EN ZAYIF ; Konumun dayanılmaz ağırlığına katlanarak taşıdığı zannına rağmen, gerçekte dayanılmaz hafifliğine kapılarak uçmakta olduğunu farketmemektir ! Bugünlük de bu kadar !  
|
|
Yüklenme Süresi 0,344s
|